Mor tepelerin ardında, bulutlara komşu, minicik bir kasaba varmış. Bu kasabanın adı Papatya Kasabası’ymış. Papatya Kasabası’nın en sevilen yeri ise, gece olunca yumuşacık bir battaniye gibi parlayan “Uyku Tepesi”ymiş. Her akşam çocuklar, Uyku Tepesi’ne bakar, oradaki ışıklara dalıp dalıp hayal kurarlarmış.
Bu kasabada, Eylül adında meraklı mı meraklı, altı yaşında bir kız çocuğu yaşarmış. Eylül’ün kıvırcık kahverengi saçları, elma gibi kırmızı yanakları varmış. En önemlisi de kocaman hayal gücüyle dolu bir kalbi… Ama Eylül’ün küçük bir sorunu varmış: Eylül, uyumayı hiç sevmiyormuş!
“Anne, daha hiç oynamadım!” diye her akşam mızmızlanırmış. Oyuncak tavşanı Pofuduk’la biraz daha oynamak, biraz daha resim yapmak, biraz daha kitap karıştırmak istermiş. Annesi yumuşak bir sesle, “Eylül, uyku da oyun kadar önemli. Uyumazsan yarın kendini çok yorgun hissedersin,” dermiş. Ama Eylül her seferinde, “Ama ben hiç uykum yok ki,” diye cevap verirmiş.
Bir gece, gökyüzü tertemiz, yıldızlar pırıl pırıl parlıyormuş. Ay, kocaman bir gülümseme gibi tepede asılı duruyormuş. Eylül yatağında dönüp duruyor, gözlerini bir türlü kapatamıyormuş. Pofuduk’u sıkıca kucaklamış, tavana bakmış. Birden pencereden içeriye çok hafif, ılık bir rüzgâr esmiş. Rüzgârla birlikte, odanın içinde minicik, parlak bir toz bulutu dönmeye başlamış.
Eylül şaşkınlıkla doğrulmuş. Parlak toz bulutunun içinden, fındık kadar küçük, kanatları yıldız kıvılcımları gibi parlayan bir peri çıkmış. Üzerinde mor ışıltılı bir elbise, başında ay şeklinde küçücük bir taç varmış.
“Merhaba Eylül,” demiş peri incecik sesiyle. “Ben Uyku Perisi Lila.”
Eylül’ün gözleri kocaman açılmış. “Gerçekten peri misin? Hayal değil misin?” diye sormuş.
Lila gülümsemiş. “Ben hem gerçeğim hem hayalim. Beni görebiliyorsan, bu senin kalbinin ne kadar hayal dolu olduğunu gösterir. Sen uyumayı pek sevmiyormuşsun, öyle duydum.”
Eylül biraz utanmış, “Evet… Çünkü uyurken hiçbir şey yapmıyorum. Oyun yok, resim yok, macera yok,” demiş.
Lila havada küçük bir daire çizmiş. Kanatlarından dökülen minik yıldız tozları odanın içinde dönüp durmuş. “Aslında,” demiş Lila, “en büyük maceralar uykudayken yaşanır. İstersen sana Uyku Ülkesi’ni gösterebilirim.”
Eylül’ün kalbi heyecanla çarpmaya başlamış. “Uyku Ülkesi mi? Orada ne var?”
Lila elini uzatmış. “Elimi tut da gör. Ama söz ver, gördüklerini hatırlayıp uykudan artık korkmayacaksın.”
Eylül, Pofuduk’u da yanına sıkıştırmış, Lila’nın minik elini tutmuş. O anda odanın duvarları yumuşak bir buluta dönüşmüş, tavan eriyip açık mavi bir gökyüzüne çevrilmiş. Eylül birden kendini, gökyüzünde yavaşça süzülen, pamuk şekeri gibi yumuşacık bir bulutun üzerinde bulmuş.
Aşağıya baktığında, rengârenk, ışıl ışıl bir ülke görmüş. Ağaçların yaprakları yıldız şeklindeymiş, çiçeklerin taç yaprakları ay ışığı gibi parlıyormuş. Gökyüzünde uçuşan kelebeklerin kanatlarıysa, sanki gökkuşağından yapılmış gibiymiş.
“Burası Uyku Ülkesi,” demiş Lila. “Buraya sadece uyumayı bilen, hayal kurmayı seven çocuklar gelebilir.”
Bulut yavaşça yere inmiş. Eylül ayaklarını, sanki yastıktan yapılmış gibi yumuşak toprağa basmış. Bastığı yerden minik ışıklar çıkmış. “Vay canına!” diye fısıldamış.
Tam o sırada, uzaktan mırıl mırıl bir koro sesi gelmiş. Eylül kulak kabartmış. Sesin geldiği yere yürümüşler. Karşılarına, uzun kulaklı, parlak gözlü, pijamalı tavşanlar çıkmış. Tavşanların ellerinde minik fenerler, boyunlarında yumuşak atkılar varmış. Hep bir ağızdan, “Uyku zamanı, dinlen zamanı, yarına sakla bütün yaramazlığı…” diye ninni söylüyorlarmış.
Eylül gülmüş. “Tavşanlar bile uyku ninnisi söylüyor!” Lila başını sallamış. “Evet, çünkü burada herkes bilir ki uyku, yorulan vücudu onarır. Bak şimdi.”
Bir ağacın dibinde, gözleri hafif kapalı bir sincap yatıyormuş. Eylül yaklaşıp bakmış. Sincabın etrafında, boncuk gibi ışıklar dönüyormuş. Işıklar sincabın kulaklarına, patilerine, kuyruğuna dokundukça o daha da rahat nefes alıyormuş.
Lila açıklamış: “Bunlar Uyku Işıkları. Her canlı uyuduğunda, bu ışıklar gelip onu onarır. Gün boyu zıplayan ayakları dinlenir, çok düşünen beyni sakinleşir. Sabah uyandığında, yeni bir güne hazır olur.”
Eylül düşünceli görünmüş. “Yani ben uyumazsam… bu ışıklar bana yardım edemez mi?”
“Edemez,” demiş Lila. “O zaman sabah kalktığında başın ağrıyabilir, canın sıkılabilir, hiçbir oyundan zevk alamayabilirsin. Uyku, gün boyunca topladığın tüm yorgunlukları siler.”
Eylül etrafa bakmayı sürdürmüş. Biraz ileride, büyük bir göl görmüş. Gölün suyu, sıradan su gibi değil, sanki parlayan süt gibiymiş. Yüzeyinde küçük baloncuklar oluşuyor, her baloncuk patladığında içinden bir görüntü çıkıyormuş: Bir çocuk parka gidiyor, bir kız bisiklete biniyor, bir oğlan resim yapıyor…
“Bu ne gölü?” diye sormuş Eylül.
“Burası Rüya Göleti,” demiş Lila. “Gün içinde ne yaparsan, ne düşünürsen, hatta neyi merak edersen, hepsi buraya gelir. Sonra gece olunca, bu görüntüler rüyaya dönüşür, senin kafanda küçük filmler oynatır. Böylece hem beynin düzenlenir, hem de ruhun mutlu olur.”
Eylül, gölette kendi görüntüsünü de görmüş: Okulda resim yapıyor, parka gidiyor, annesiyle kurabiye pişiriyormuş. “Demek rüyalar böyle oluşuyor,” diye fısıldamış.
O sırada, gökyüzünde küçük bir çıtırtı sesi duyulmuş. Eylül başını kaldırmış. Minik bir yıldız, gökyüzünden aşağıya doğru süzülüyormuş. Ama bu yıldız üzgün görünüyormuş, ışığı solukmuş.
Lila hemen yanına uçmuş. “Bu Yıldız Mimoza,” demiş. “Her gece çocukların pencerelerine gidip onlara huzur ışığı götürür. Ama bu gece çok yorgun, çünkü birçok çocuk uyumak istemeyip ağlamış. O da onların yanında durup sakinleşmelerini beklemiş, ışığı azalmış.”
Eylül’ün içi burkulmuş. Dizlerinin üzerine çökmüş, minik yıldıza bakmış. “Mimoza,” demiş, “istersen bu gece benim pencereme gelmene gerek yok. Ben söz veriyorum, şimdi uyuyacağım. Sen de dinlen, olur mu?”
Mimoza, minicik bir sesle, “Teşekkür ederim,” demiş ve hafifçe parlamış. Lila gülümsemiş. “Gördün mü? Sen uyumaya karar verince, sadece kendine değil, başkalarına da yardım etmiş oluyorsun. Çünkü Uyku Ülkesi, çocukların huzurlu uykularıyla ayakta durur. Ne kadar çok çocuk uyursa, bu ülke o kadar parlak olur.”
Eylül etrafa bakmış. Uzakta, bir tepeciğin üzerinde kocaman bir saat varmış. Ama bu sıradan bir saat değilmiş kolları ay ışığından, rakamları ise yumuşacık bulutlardan yapılmış. Saatin etrafında, pijamalı kuşlar uçuyor, kanatlarıyla hafif hafif “Şimdi uyku zamanı, şimdi uyku zamanı,” diye esinti çıkarıyorlarmış.
“Sanırım,” demiş Eylül, “artık uyku zamanım geldi.”
Lila başını sallamış. “Evet. Bugün Uyku Ülkesi’ni gördün. Şimdi yatağına dönme zamanı. Ama unutma, her gece gözlerini kapattığında, buraya tekrar gelebilirsin. Belki yine tavşanların ninnisini dinlersin, belki Rüya Göleti’nde yeni görüntüler görürsün. Yeter ki uyumaktan korkma, uykuya küsme.”
Eylül, Pofuduk’u daha sıkı kucaklamış. “Söz veriyorum,” demiş. “Artık uykuya küsmeyeceğim. Çünkü bilmek çok huzur verici uyurken büyüyorum, dinleniyorum ve hayal kuruyorum.”
Lila, minik elini Eylül’ün alnına dokundurmuş. “O zaman şimdi seni yatağına geri götürelim.”
Bir anda yine etraflarında yıldız tozları dönmeye başlamış. Uyku Ülkesi’nin ışıkları yavaş yavaş uzaklaşmış, yerini Eylül’ün odasının tanıdık duvarları almış. Eylül kendini yatağında, yorganının altında, Pofuduk’u kucağında bulmuş. Pencereden içeri ince bir ay ışığı süzülüyor, odasını yumuşak bir şekilde aydınlatıyormuş.
Eylül başını hafifçe sağa çevirmiş. Pencerenin kenarında, az önceki soluk yıldız Mimoza’yı görmüş. Artık daha parlak görünüyormuş. Lila ise, pencerenin önünde havada asılı duruyor, tatlı tatlı gülümsüyormuş.
“İyi uykular, Eylül,” demiş Lila. “Yarın sabah uyandığında kendini çok daha güçlü, neşeli ve yaratıcı hissedeceksin. Çünkü bedenin dinlenmiş, kafan toparlanmış olacak.”
Eylül, gözkapaklarının ağırlaştığını hissetmiş. “Lila,” demiş fısıltıyla, “arkadaşlarıma da anlatacağım. Onlar da uyumayı sevsin diye…”
Lila başını eğmiş. “Bu, Uyku Ülkesi için yapabileceğin en güzel şey olur.”
Sonra Lila, minik bir yıldız tozu çizgisi bırakarak yavaşça kaybolmuş. Mimoza da gökyüzüne doğru yükselmiş, diğer yıldızların arasındaki yerine dönmüş. Eylül derin bir nefes almış. İçinde ilk defa, uykuya karşı sıcacık bir sevgi hissetmiş.
“Uyku, benim gizli maceram,” diye mırıldanmış. Gözlerini kapatmış. Uyku perileri, yumuşak ayak sesleriyle odasına gelmiş, başının etrafında görünmez çemberler çizmiş. Uyku Işıkları sessizce çalışmaya başlamış.
O gece Eylül, rüyasında tekrar Uyku Ülkesi’ne gitmiş tavşanlarla ninni söylemiş, Rüya Göleti’ne taş atmış, Mimoza’yla saklambaç oynamış. Sabah olduğunda ise, gözlerini pırıl pırıl bir neşeyle açmış. Ne başı ağrıyormuş, ne de canı sıkkınmış. Koşarak annesinin yanına gitmiş.
“Anne!” demiş heyecanla. “Biliyor musun, uyku sandığımdan çok daha güzelmiş! Artık gece olunca, uyku masallarımı dinleyip hemen yatağıma gireceğim. Çünkü Uyku Ülkesi’nde beni bekleyen maceralar var.”
Annesi onu kucaklamış, saçlarını okşamış. “İşte şimdi gerçekten büyüyorsun,” demiş.
Ve o günden sonra, Eylül uyku saatini bir ceza gibi değil, yeni rüya maceralarına açılan sihirli bir kapı gibi görmüş. Her gece yatağına girdiğinde, “İyi geceler Uyku Ülkesi, iyi geceler Uyku Perisi Lila, iyi geceler Yıldız Mimoza,” diye fısıldamış.
Uyku Tepesi’nin ışıkları her gece biraz daha parlak yanmış. Papatya Kasabası’nın çocukları, Eylül’ün anlattığı masalı dinledikçe, uyumayı sevmeye başlamış. Böylece hem Uyku Ülkesi ışıl ışıl kalmış, hem de bütün çocuklar, dinlenmiş bedenler ve neşeli kalplerle, mutlu masallarla dolu günler yaşamış. Ve herkes, uyku masallarının sıcaklığı içinde, huzurla büyümüş.
Arkadaşlarınla Paylaş
