Sabahın henüz güneşle tam tanışmadığı bir vakitte, küçük bir şehirde, renkli panjurlu, çiçekli bir evin içinde minik bir kıpırtı oldu. Bu kıpırtı, altı yaşındaki Eymen’in yorganın altından çıkan meraklı gözleriydi. Gözlerini ovuşturdu, kulağını kabarttı. Mutfaktan tabakların hafif hafif tıngırtısı, suyun şırıltısı, annesinin alçak sesle mırıldandığı dua geliyordu.
Eymen bir an unutmuş gibi oldu, sonra heyecanla yataktan fırladı: “Bugün Ramazanın ilk günü!”
Koşarak mutfağa gitti. Mutfağın penceresinden gökyüzü hâlâ lacivertti, ufukta incecik bir pembe çizgi görünüyordu. Masanın üzerinde mis gibi kokan peynirler, zeytinler, taptaze ekmek ve henüz dumanı tüten çorba vardı. Annesi başörtüsünü hafifçe düzeltip gülümsedi.
“Günaydın uykucu kuşum,” dedi. “Hadi, sahura yetiştin.”
Babası elinde bir bardak suyla masaya oturmuş, Eymen’e bakıyordu. “Bugün özel bir gün,” dedi. “Ramazanın ilk günü. Sen de ilk kez oruç tutmayı denemek istiyordun, değil mi?”
Eymen’in gözleri parladı. “Evet baba! Ama… Ben küçük sayılır mıyım? Yani, tutabilir miyim?”
Anneleri sandalyeye oturmasını işaret etti. “Sen daha küçüksün, oruç tutmak senin için zor olabilir,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama istersen, niyet edip öğlene kadar dayanmayı deneyebilirsin. Kendini iyi hissedersen biraz daha devam edersin, hissetmezsen bırakırız. Önemli olan, orucun ne kadar güzel bir ibadet olduğunu anlaman.”
Eymen çorbadan minik bir kaşık aldı, sonra kocaman bir yudum su içti. İçinde, göğsünün tam ortasında, yeni doğan güneş gibi bir sevinç yayıldı. “Tamam,” dedi kararlı bir şekilde. “Bugün Ramazanın ilk günü, ben de bugün özel olacağım!”
Baba, Eymen’in başını okşadı. “O hâlde niyet et bakalım.”
Eymen, minicik ellerini birleştirdi, başını hafifçe eğdi. “Niyet ettim Allah rızası için oruç tutmaya… Beni güçlü yap Allah’ım,” diye içinden geçirdi. Sonra annesinin yüzüne baktı. Annesi, “Aferin sana,” dedi. “Şimdi güzelce ye ki acıkman geciksin.”
Sahur boyunca, ailece gülüştüler, Ramazan davulcusunun uzaktan gelen tok sesini dinlediler. “Güm güm güm! Ramazan geldi!” diye bağıran davulcu, sokağın başında gözden kaybolurken, gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Ezan sesi duyulduğunda, baba su bardağını masaya bıraktı.
“Tamam,” dedi. “Artık oruç başladı.”
Eymen dudaklarını sıktı. “Artık hiçbir şey yemiyorum, içmiyorum,” diye kendi kendine fısıldadı.
Sabah güneşi, perdelerin arasından odaya ince çizgiler halinde süzülürken, ev biraz sessizleşti. Herkes sabah namazını kıldıktan sonra kısa bir uykuya çekildi. Eymen de yatağına geri döndü ama bu defa farklı hissediyordu. Sanki kalbinin içinde görünmez, minicik bir kandil yanmış gibiydi.
Bir süre sonra, odasını dolduran kuş cıvıltılarıyla yeniden uyandı. Bu kez güneş iyice yükselmişti. Yatağından kalktı, mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta annesi, iftar için hazırlıklara başlamış, sebzeleri doğruyordu. Masanın üzerinde yeni çıkmış kurabiyeler vardı. Mis gibi kokuyorlardı.
Eymen derin bir nefes aldı. “Ooo, kurabiye!” diye bağıracak oldu, sonra hemen kendini toparladı. “Yiyemem,” diye hatırladı. “Ben oruçluyum.”
Annesi ona gülümseyerek baktı. “İstersen bir tane tadabilirsin, daha çok küçüksün,” dedi. “Zor gelirse bırakabiliriz.”
Ama Eymen başını iki yana salladı. “Yok anne, ben dayanmak istiyorum. Kendimi büyük gibi hissediyorum.” Sonra biraz düşündü. “Anne, oruç tutunca ne oluyor?”
Annesi bıçağı usulca tezgâha bıraktı. “Oruç, sadece aç kalmak değil,” diye anlatmaya başladı. “Sabretmeyi öğrenmek, başkalarını düşünmek, kötü söz söylememek, kalbimizi ve dilimizi güzelleştirmek demek. Aç kaldığında, hiç doya doya yemek yiyemeyen çocukları hatırlıyorsun mesela. Böylece daha çok paylaşmak istiyorsun.”
Eymen’in aklı bir anda uzak ülkelere uçtu. Gözlerinin önüne, oyuncaksız oynayan, incecik çocuklar geldi. İçinde garip bir üzüntü, ama aynı zamanda yardım etme isteği oluştu. “Ben de oyuncaklarımı paylaşabilirim onlarla,” dedi. “Bir de… İftar vakti yemek yediğimde, daha çok şükredebilirim.”
“İşte,” dedi annesi. “Oruç tutmanın güzelliklerinden biri de bu.”
Saatler yavaş yavaş ilerlerken, Eymen oyun oynamak için odasına gitti. Legolarıyla kuleler yaptı, uzay gemileri kurdu. Ama bir süre sonra midesi hafifçe guruldamaya başladı. Pencereye gitti, bahçeye baktı. Karşı komşunun kızı Elif ip atlıyordu, yanında da su matarası vardı. Eymen, mataranın içindeki suyun şıpır şıpır sallandığını görünce boğazı kurudu sanki.
Tam o sırada kapı çaldı. “Tıng tong!” Eymen koşarak kapıyı açtı. Kapıda, yüzünde kocaman bir gülümseme ile Elif duruyordu. Elif’in elinde rengârenk şekerlemeler vardı.
“Merhaba Eymen!” dedi. “Annem misafirler için şekerleme aldı. Bak çok güzel kokuyor!” Dedi ve şekerlemelerin paketini Eymen’in burnuna doğru uzattı.
Eymen’in gözleri büyüdü. İçinden “Bir tane alsam ne olur ki?” diye geçti. Ama sonra, sahurda yaptığı niyeti hatırladı ve kalbindeki görünmez kandilin biraz daha parlak yandığını hissetti. Yutkundu.
“Elif…” dedi, biraz utangaç. “Ben bugün oruçluyum.”
Elif bir an şaşırdı. “Aa, gerçekten mi? Ama sen daha küçüksün. Zor değil mi?”
“Biraz…” dedi Eymen dürüstçe. “Ama ben dayanmak istiyorum. Ramazanın ilk günü, kendime söz verdim. Hem oruç, beni iyi biri yapıyormuş.”
Elif, şekerlemelere baktı, sonra Eymen’e. “O zaman ben de senin yanında yemeyeyim,” dedi kararlı bir sesle. “Sen açken ben şeker yemek istemiyorum. İstersen birlikte oyun oynarız.”
Bu sözler Eymen’in içine bir ferahlık bıraktı. Yalnız olmadığını hissetti. Beraber bahçe kapısının önünde, çimenlere oturup hayali oyunlar oynamaya başladılar. Kimi zaman süper kahraman oldular, kimi zaman uzayda gezen astronotlar, kimi zaman da kocaman bir geminin kaptanları oldular. Zaman, oyunlarla biraz daha hızlı akıyordu.
Öğle vakti, gökyüzü en parlak hâline geldiğinde, güneş pencereden içeri sıcacık ışıklar gönderiyordu. Annesi camdan seslendi: “Eymen, istersen orucu burada bitirebilirsin. Bak, çok güzel bir çorba yaptım.”
Eymen biraz düşündü. Karnı iyice acıkmıştı ama kalbindeki kandil, şimdiye kadar ki en parlak hâlindeydi sanki. “Anne,” dedi. “Biraz daha denemek istiyorum. Acıkıyorum ama… sanki içim güçleniyor.”
Annesi, gururla baktı. “Peki,” dedi. “Ama kendini kötü hissedersen hiç bekleme, hemen gel.”
Öğleden sonra, baba işten geldi. Kapı açılıp da onu görünce Eymen koşarak babasına sarıldı. “Baba, hâlâ oruçluyum!” diye sevinçle bağırdı.
Babası onu havaya kaldırıp döndürdü. “Aferin sana küçük aslanım,” dedi. “Bak, bugün senin için özel bir hediye getirdim.” Cebinden küçük, parlak mavi bir kutu çıkardı. Kutunun üstünde, altın rengi hilal ile yıldız resmi vardı.
Eymen heyecanla kutuyu açtı. İçinden, ince zincirli, ucunda minik hilal bulunan bir kolye çıktı. “Bu ne kadar güzel,” dedi hayranlıkla.
“Bu,” dedi babası, “Ramazanın ilk gününü hatırlaman için sana bir hatıra olsun. Her baktığında, bugün hissettiklerini hatırlayacaksın.”
Eymen kolyeyi boynuna taktı. Sanki üzerindeki görünmez pelerin de bununla beraber güçlenmiş gibi hissetti. Kendini, minik ama cesur bir kahraman gibi gördü.
Akşamüstü yaklaşırken, gökyüzü yavaş yavaş turuncu ve pembe renklere büründü. Evin içinde tatlı bir telaş başladı. Anne mutfakta iftar sofrasını hazırlıyor, mis gibi kokular bütün evi sarıyordu. Fırından çıkan pide, kızarmış tavuk, masaya dizilen zeytinler, hurmalar, rengârenk salatalar…
Eymen, sofraya yardım etmek istedi. Çatal ve kaşıkları dikkatlice yerleştirdi, peçeteleri katlayıp tabakların yanına koydu. “Bugün sadece aç kalmadım,” diye düşündü. “Aynı zamanda yardım ettim, sabrettim, arkadaşımı düşündüm.”
Baba, Eymen’e bir bardak su koydu ama önüne itmedi. “Az kaldı,” dedi. “Ezanı bekleyeceğiz. İftar vakti geldiğinde, işte o zaman suyun da, yemeğin de tadı bambaşka olacak.”
Eymen, camdan dışarı baktı. Mahalledeki diğer evlerin pencerelerinde de ışıklar yanıyordu. Bazı evlerin balkonlarına renkli fenerler asılmıştı. Sokaktan geçen bir çocuk, elindeki fenerle şarkı mırıldanıyordu. Minarelerin etrafında dolanan kuşlar, günün son uçuşlarını yapıyordu.
Birden, uzaktan hafif bir ses duyuldu. “Allahu ekber, Allahu ekber…”
Bu, akşam ezanının ilk çağrısıydı. Ses yavaş yavaş güçlendi, semte dağıldı. Eymen’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “İftar oldu!” diye sevinçle bağıracak gibi oldu ama bir an durdu. Annesi, babası ve ablası ellerini açmış, dua ediyorlardı. O da ellerini küçük bir kuş gibi havaya açtı.
İçinden, “Allah’ım, bugün oruç tutmaya çalıştım. Bazen zorlandım ama dayanmak istedim. Beni ve ailemi koru, hiç kimse aç kalmasın,” diye dua etti.
Sonra babası ona gülümsedi. “Şimdi su içebilirsin.”
Eymen bardağı iki eliyle kavradı. Su, sanki normal su değil de, gökyüzünden inen sihirli bir içecek gibiydi. İlk yudumu aldığında, boğazından aşağıya doğru serin bir mutluluk aktığını hissetti. Sonra bir hurma yedi. “Ne kadar tatlı,” diye düşündü. “Sanki bütün günün sabrı, bu minicik hurmanın içine saklanmış.”
İftar sofrasında herkes gülümsüyor, konuşuyor, şakalaşıyordu. Anne, “Bugün soframızı başka kimlerle paylaşabiliriz?” dedi bir anda. Baba, “Yan komşumuz Ayşe teyzenin yalnız olduğunu biliyoruz. Ona da iftarlık bir tabak hazırlayalım,” dedi. Eymen hemen atıldı: “Ben götürmek istiyorum!”
Anne, en güzel tabaklarından birine yemekler koydu, yanına da birkaç hurma ve bir parça pide ekledi. Eymen tabağı dikkatlice tuttu, kapıdan çıkıp bir kat yukarıdaki Ayşe teyzenin kapısını çaldı. Kapı açıldığında, gözleri gülen yaşlı kadın, Eymen’i görünce sevindi.
“Hoş geldin yavrum,” dedi. “Hayırdır?”
Eymen tabağı uzattı. “Annem dedi ki, soframızı paylaşalım. Bugün Ramazanın ilk günü, iftarı birlikte yaparsak daha güzel olur.”
Ayşe teyzenin gözleri hafifçe doldu. “Allah sizden razı olsun,” dedi. “Ne güzel çocuklar yetiştiriyorsunuz.”
Eymen merdivenlerden inerken, kalbindeki kandilin artık kocaman bir fener gibi yanıp parladığını hissetti. Sadece kendi karnını değil, başkalarının yüreğini de doyurduğunu biliyordu.
O gece, iftardan sonra mahalledeki caminin avlusuna gitmeye karar verdiler. Hava serindi, gökyüzünde incecik bir hilal belirmişti. Hilal, sanki Eymen’in kolyesindeki minik ayın gökyüzündeki kardeşi gibiydi. Avluda koşuşan çocuklar, elinde fener taşıyan minikler, ailelerin sohbetleri… Her yerde bir sevinç, bir huzur vardı.
Camiden hafif bir ilahi sesi duyuldu. Eymen başını gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlar, sanki göz kırpıp selam veriyordu. O an, içinden şu düşünce geçti: “Bugün aç kaldım, susadım, bazen yoruldum. Ama şimdi… sanki içim hem çok huzurlu hem de çok mutlu. Demek ki oruç böyle bir şeymiş. Zor gibi görünse de, sonunda insanın içine güzellikler dolduruyormuş.”
Eve döndüklerinde, yorgun ama mutlu bir şekilde pijamalarını giydi. Annesi, yatağının kenarına oturup saçlarını okşadı. “Bugünle ilgili ne hissediyorsun bakalım?” diye sordu.
Eymen biraz düşündü. “Sanki…” dedi yavaşça, “Kalbimin içinde, ışıl ışıl bir Ramazan şehri kuruldu. Bu şehirde herkes paylaşıyor, herkes sabrediyor, kimse kimseye kötü söz söylemiyor. Oruç tutmak, sanki o şehrin kapısını açan bir anahtar gibi.”
Annesi gülümsedi. “Ne güzel söyledin,” dedi. “İşte Ramazan da, oruç da böyle. Kalbimizi güzelleştirmek için bir fırsat.”
Baba kapıdan içeri uzandı. “Küçük kahramanım, bugünle gurur duyabilirsin,” dedi. “Ama unutma, oruç sadece ‘bugün ne kadar dayandım’ demek değil. Güler yüzlü olmak, yardım etmek, paylaşmak da orucun en güzel tarafları.”
Eymen başını salladı. “Biliyorum baba,” dedi. “Yarın da güler yüzlü olmaya çalışacağım. Her gün o kalbimdeki Ramazan şehrine yeni bir ışık ekleyeceğim.”
Göz kapakları iyice ağırlaşmaya başlamıştı. Yastığına başını koyduğunda, uzaktan hafif bir rüzgâr sesi geldi, perde hafifçe dalgalandı. Eymen, sanki rüzgârın kulağına fısıldadığını duydu: “Aferin sana, küçük oruç kahramanı…”
Gözlerini kapattı. Rüyasında, kocaman bir sofranın kurulduğu, herkesin gülümsediği, yıldızlarla süslü bir Ramazan gecesinde kendini gördü. Boynunda hilalli kolyesi, elinde ışıklı bir fenerle, başka çocuklara yol gösteriyordu.
O gece, küçük şehirdeki renkli panjurlu evin içinde bir çocuk, Ramazanın ilk gününde oruç tutmanın güzelliğini kalbinin en derin köşesine yazdı. Ve biliyordu ki, o güzellik, tıpkı gökyüzündeki hilal gibi, her Ramazan’da yeniden doğacaktı.
❓ Sıkça Sorulan Sorular
Bu masal hakkında merak edilenler
✨ Arkadaşlarınla Paylaş ✨
