Uzak diyarlarda, güneşin her sabah kocaman gülümsediği, ağaçların masal fısıldadığı, kuşların şarkı söylediği yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanda, ailesiyle birlikte yaşayan minik bir aslan yavrusu varmış. Adı Miro’ymuş. Miro’nun sarı tüyleri yumuşacık, patileri küçücük, gözleri ise kocaman ve meraklıymış. Ama Miro’nun bir sırrı varmış: O, kocaman bir aslan olmasına rağmen çok çabuk korkarmış.
Rüzgar biraz sert esse, yapraklar hışırdadığında zıplayıp annesinin arkasına saklanırmış. Gece olunca ağaçların gölgeleri duvarda dans edince, “Aaa! Bu da ne?” diye sıkıca gözlerini kapatırmış. Uzaklardan bir baykuş “Huu, huu!” diye seslense, Miro’nun yüreği pır pır atarmış.
Bir gün annesiyle birlikte nehir kenarında gezerlerken, annesi ona sevgiyle bakmış:
“Sen büyüyünce bu ormanın en güçlü aslanlarından biri olacaksın, Miro,” demiş. “Ama güçlü olmak sadece kaslı olmak değildir. Kalbinin de güçlü olması gerekir. Korkularını tanıyıp, onları yenebilmeyi öğrenmelisin.”
Miro kulaklarını dikip dikkatle dinlemiş.
“Anne, ama ben her şeyden korkuyorum. Gece karanlıktan, gök gürültüsünden, garip seslerden… Bazen gölgemden bile korkuyorum. Bu normal mi?” diye sormuş.
Annesi gülümsemiş, Miro’nun başını okşamış.
“Evet, normal. Herkes bazen korkar. Ben bile yavruyken pek çok şeyden korkardım. Önemli olan, korkunun seni yönetmesine izin vermemek. Korkunca hemen kaçmak yerine, önce durup düşünmek. ‘Bu gerçekten tehlikeli mi, yoksa sadece kafamda büyüttüğüm bir şey mi?’ diye sormak. Bazı korkular bizi korur, mesela ateşe dokunmaktan korkmak gibi. Ama bazı korkular sadece hayalimizde büyür. İşte onları yenebilirsin.”
Miro biraz rahatlamış ama yine de tam anlamamış. “Korkularımı nasıl yeneceğim?” diye sormuş.
Annesi: “Zamanla öğreneceksin. En iyisi, bugün korkularınla tanışmaya başlaman,” demiş gizemli bir sesle.
Aynı gün, ormanın kralı olan büyük aslan, tüm hayvanları toplamak için kükremiş:
“Rooaaarr! Bu akşam ay ışığında büyük cesaret oyunu yapacağız! Her yavru hayvan, küçük bir korkusuyla yüzleşecek!”
Miro’nun kalbi pır pır etmiş. “Cesaret oyunu mu? Of… Keşke hiç olmasa,” diye mırıldanmış.
Akşam olduğunda, ormanın tam ortasındaki büyük boşlukta tüm hayvanlar toplanmış. Ay gökyüzünde kocaman bir lamba gibi parlıyormuş. Çevrede ateş böcekleri ışıl ışıl dans ediyor, hafif bir rüzgar yaprakların arasında dolaşıyormuş.
Fil Fiko sahneye çıkmış. Burnuyla yüksek bir dala uzanmış ama önce biraz çekinmiş, çünkü yükseklikten korkuyormuş. Sonra derin bir nefes alıp:
“Kendime güveniyorum, düşmemek için dikkat edeceğim,” demiş ve yavaşça dala uzanmış. Tüm hayvanlar alkışlamış.
Tavşan Zuzu, toprağın altındaki biraz karanlık tünele girmekten korkuyormuş. Ama arkadaşlarıyla el ele tutuşmuş gibi kulaklarını dikmiş, “Yanımda kalbim ve cesaretim var,” demiş ve tünele girip çıkmış. Herkes yine alkışlamış.
Sıra Miro’ya gelmiş. Büyük aslan onun adını çağırmış:
“Miro! Minik aslan, senin korkun ne?”
Miro’nun boğazı düğümlenmiş. Biraz utanmış ama dürüstçe söylemiş:
“Ben… Ben karanlıktan korkuyorum. Seslerden korkuyorum. Gölgelerden korkuyorum. Bazen hiçbir şey yokken bile korkuyorum.”
Ormanın kralı olan büyük aslan, yumuşak bir sesle:
“Çok iyi, Miro. Korkunu tanıdın. Şimdi onunla tanışma zamanı. Bu gece sana rehberlik edecek biri var,” demiş.
O anda gökyüzünde daireler çizerek uçan yaşlı, bilgili bir baykuş dalın üzerine konmuş. Adı Vito’ymuş.
“Ben Baykuş Vito,” demiş. “Geceyi en iyi ben bilirim. Gel, Miro, bu gece birlikte küçük bir gezi yapalım. Sana karanlığın o kadar da korkunç olmadığını göstereceğim.”
Miro önce geri adım atmış. Ama annesine bakmış annesi ona cesaret verici bir gülümseme göndermiş ve:
“Unutma, korkunu yenmenin ilk adımı, ondan kaçmamak,” demiş.
Miro derin bir nefes almış. “Peki, deneyeceğim,” demiş ve Baykuş Vito’nun peşine düşmüş.
Ormanın içine doğru ilerlerken, gece yavaş yavaş koyulaşıyormuş. Ağaçların gövdeleri daha büyük, gölgeleri daha uzun görünüyormuş. Miro’nun içi ürpermiş.
“Vito, bak! Şu kocaman karanlık gölge ne? Sanki dev bir canavara benziyor!” diye fısıldamış.
Baykuş Vito kanatlarını hafifçe çırpmış.
“Önce dur, derin bir nefes al,” demiş. “Şimdi birlikte bakalım. O gölge neyin gölgesi olabilir? Çevrene iyi bak.”
Miro gözlerini kocaman açıp dikkatle bakmış. Bir süre sonra fark etmiş ki o dev gölge, aslında sadece büyük bir ağacın gölgesiymiş.
“Yani… Bu sadece ağaç mıydı? Demek ki kafamda büyütmüşüm,” demiş şaşkınlıkla.
Vito gülümsemiş.
“Evet. Bazı korkular böyle. Gerçeği tanıyınca yok olup giderler. Korktuğunda, ‘Bu ne olabilir?’ diye sor, kaçmak yerine anlamaya çalış.”
Biraz daha ilerlemişler. Bu sefer uzaktan “Huu, huu!” sesi gelmiş. Miro hemen tüylerini kabartmış.
“Bu da ne? Korkunç bir ses gibi!” diye ürpermiş.
Vito kahkaha atmış.
“O ses benim arkadaşım Mavi’nin sesi. O da bir baykuş. Gece uyumaz, böcekleri yer, ormanı korur. Gel, tanışalım.”
Miro, Vito’nun peşinden gidip Mavi adlı baykuşla tanışmış. Mavi gayet sevimli, güler yüzlü bir baykuşmuş.
“Merhaba Miro! Demek benim sesimden korkuyordun,” demiş. “Artık bilirsin bir ses duyduğunda önce ‘Bu ses nereden geliyor, kim olabilir?’ diye düşün. Hemen korkma.”
Miro yavaş yavaş gevşemeye başlamış. “Demek ki bilmediğim şeylerden daha çok korkuyormuşum,” diye mırıldanmış.
Biraz sonra gökyüzünü şimşek aydınlatmış, uzaktan hafif bir gök gürültüsü duyulmuş. Miro’nun kalbi yine hızlanmış.
“Vito, gök gürültüsü de korkunç. Sanki gök kızmış gibi bağırıyor,” demiş.
Vito, Miro’nun yanına konmuş.
“Aslında gök ne kızar ne de bağırır,” demiş. “Bulutların içinde elektrik var. Bazen bu elektrik boşalınca ışık ve ses çıkar. Yani bu bir doğa olayı. Kötü bir niyeti yok. Yine de çok yaklaşmamak iyi ama uzaktan izleyip sayabilir, şimşekle gök gürültüsü arasındaki süreyi ölçebilirsin. Bilgi, korkuyu küçültür.”
Miro, şimşek çaktıktan sonra içinden saymış: “Bir… iki… üç…” Sonra gök gürültüsü gelmiş.
“Bak, o kadar da hızlı değilmiş. Demek ki uzakta,” demiş ve biraz daha rahatlamış.
Gece ilerledikçe Miro’nun korkuları yavaş yavaş küçülmeye başlamış. Vito ona küçük bir şarkı öğretmiş:
“Korkarsan derin nefes al,
Bir, iki, üç diye say ya da
Sor kendine: ‘Gerçek mi bu?’
Cesaret kalbinde saklı aslında.”
Miro her korktuğunda bu şarkıyı mırıldanmış, kalbi yavaş yavaş sakinleşmiş. Bir süre sonra fark etmiş ki artık o kadar titremiyor, adımları daha sağlam basıyormuş.
Sonunda Vito, Miro’yu yüksekçe bir kayanın üzerine çıkarmış.
“Şimdi aşağıdaki ormana bir bak,” demiş.
Miro aşağıya baktığında, gündüz koşup oynadığı aynı ormanı görmüş. Ağaçlar aynı ağaçlar, nehir aynı nehir, çiçekler aynı çiçeklermiş. Sadece üzerlerine gece örtüsü serilmiş gibi karanlık görünüyormuş.
“Demek ki gece olan hiçbir şeyi kötü yapmıyor, sadece farklı gösteriyor,” demiş Miro.
Vito başını sallamış.
“Evet. Karanlık, gündüzü kıskanmıyor. Sadece dinlenme vakti getiriyor. Korktuğunda unutma: Aynı dünya, sadece ışığı değişmiş.”
O sırada ufukta sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamış. Güneş yavaşça doğruluyor, gökyüzü pembeye, turuncuya boyanıyormuş. Miro, birden içinin umutla dolduğunu hissetmiş. Kurumuş çiçeklere düşen çiy damlaları ışıldamış.
Vito Miro’ya dönmüş:
“Bu gece cesaretinle tanıştın, minik aslan. Korkmak yanlış değil, ama sen korkarken bile yürümeyi başardın. İşte gerçek cesaret budur,” demiş.
Miro gülümsemiş.
“Artık hiç korkmayacağım mı?” diye sormuş.
Vito başını iki yana sallamış.
“Hayır, bazen yine korkacaksın. Ama artık ne yapacağını biliyorsun. Düşüneceksin, soracaksın, anlayacaksın. Gerekirse yardım isteyeceksin. Korku gelince, ‘Merhaba korku, seni fark ettim ama artık seni yönetmene izin vermeyeceğim’ diyeceksin.”
Miro içinden tekrar etmiş: “Korku, seni fark ettim ama beni yönetemezsin.” Bu sözler, kalbinin içini ısıtmış.
Sabah olduğunda, Miro annesinin yanına dönmüş. Annesi onu merakla bekliyormuş.
“Nasıl geçti, minik aslanım?” diye sormuş.
Miro sevinçle anlatmaya başlamış:
“Anne, gölgelerin aslında sadece ağaçların gölgesi olduğunu öğrendim. Korkunç sesler bazen sadece arkadaşlarımızın sesiymiş. Gök gürültüsü ise kızgın bir dev değil, bulutların oyunuymuş. Korkunca hemen kaçmak yerine düşünürsem, sorarsam, öğrenirsem korkum küçülüyormuş. Bir de şarkım var artık!”
Ve öğretildiği şarkıyı annesine mırıldanmış. Annesi onun başını okşayıp:
“Seninle gurur duyuyorum, Miro. Artık kalbi cesur bir aslan oldun. Unutma, cesur olmak hiç korkmamak değil, korkarken bile doğru olanı yapmaya çalışmaktır,” demiş.
O günden sonra Miro hala bazen korkarmış. Gece yeni bir ses duyduğunda, önce ürperirmiş. Ama hemen derin bir nefes alır, üçe kadar sayarmış. “Bu ne olabilir?” diye düşünür, gerekirse annesine ya da arkadaşlarına sorarmış. Bilgi aldıkça, korkusu küçücük bir bulut gibi dağılıp gidermiş.
Arkadaşları korktuğunda ise Miro onların yanına gider, sakin bir sesle:
“Gel, önce birlikte bakalım. Belki düşündüğümüz kadar kötü değildir,” dermiş. Böylece sadece kendi korkularını değil, arkadaşlarının korkularını da hafifletmeye başlamış.
Ormandaki hayvanlar artık Miro’ya “Korkularını yenen minik aslan” dermiş. Miro ise her seferinde gülümser, içinden şöyle söylemeyi hiç bırakmazmış:
“Ben korksam da, kalbimde cesaret var. Her korku, öğrenmek için yeni bir fırsattır.”
Ve güneş her sabah ormanın üzerine doğarken, Miro arkadaşlarıyla birlikte nehir kenarında koşar, oyunlar oynar, zaman zaman gökyüzündeki bulutlara bakıp hayaller kurarmış. Korkuları artık onu durdurmuyor, sadece ona dikkatli olmayı hatırlatıyormuş.
Böylece Miro, hem güçlü hem de yüreği bilgelikle dolu bir aslan olmuş. Ormanda yaşayan tüm yavrular, ondan şunu öğrenmiş:
“Korkularını tanırsan, onlardan kaçmak zorunda kalmazsın. Bazı korkular sadece hayallerimizde büyüyen gölgeler gibidir. Onlara ışık tutunca, kaybolur giderler.”
Ve o güzel ormanda, minik aslan Miro ve arkadaşları, korkularıyla barış içinde, güvenle, neşeyle ve umutla dolu günler yaşamışlar.
Mutlu, huzurlu ve cesurca… Sonsuza kadar.
Arkadaşlarınla Paylaş
