Mete, altı yaşında, meraklı mı meraklı bir çocuktu. Kahverengi gözleri kocaman açılır, bir şeye şaşırdığında dudaklarını hafifçe ısırırdı. En çok da evlerinin yanındaki küçük parka gitmeyi severdi. Salıncakta sallanırken rüzgâr saçlarını uçurur, o da kendini bulutların arasında zannederdi. Ama günler hızla geçmiş, Mete’nin hayatına yeni bir kelime girmişti: “Okul.”
Mete, okul kelimesini duyunca içine garip bir duygu doluyordu. Bir tarafı heyecanlanıyor, “Yeni arkadaşlarım olacak, yeni oyunlar öğreneceğim,” diye düşünüyordu. Diğer tarafı ise biraz ürküyordu: “Ya beni kimse sevmezse? Ya öğretmenim çok kızarsa? Ya babam beni okulda unutursa?”
Mete’nin babası Mahmut, oğlunu çok severdi. İşten ne kadar yorgun dönerse dönsün, Mete’nin sevdiği oyunlardan en az birini mutlaka onunla oynardı. Bazen Lego kuleleri yaparlar, bazen oynar gibi sayma çalışırlardı. Mahmut, Mete’ye gülümseyerek, “Sen benim en parlak yıldızımsın,” derdi. Mete de babasına sarılır, “Ben de seni çok seviyorum baba,” diye fısıldardı.
Bir akşam, okul açılmasına sadece üç gün kala, Mete salonda halının üzerine oturmuş, oyuncak arabalarını diziyordu. Mahmut yanına geldi, yere onunla birlikte oturdu.
“Ne yapıyorsun bakalım Mete?” diye sordu.
Mete, gözlerini arabalarından çevirip babasına baktı. “Onları sıraya diziyorum. Bunlar da okula gidiyor,” dedi. Ama sesi biraz titrer gibiydi.
Mahmut bunu fark etti. “Okuldan biraz korkuyor musun Mete?” diye yumuşak bir sesle sordu.
Mete başını salladı. “Hem istiyorum, hem istemiyorum baba. Yeni çantam güzel. Kalem kutum da çok güzel. Ama… ya sen beni okulda unutursan?”
Mahmut’un gözleri şaşkınlıkla açıldı, sonra gülümseyerek Mete’yi kucağına aldı. “Seni okulda nasıl unuturum? Sen benim Mete’m, benim yıldızımsın. Hem okul bir oyun parkı gibi düşünebilirsin. Sadece orada yeni şeyler de öğreniyorsun. Saymayı, çizim yapmayı, harfleri, şarkıları…”
Mete derin bir nefes aldı. “Ama öğretmen kızar mı?”
Mahmut başını iki yana salladı. “Öğretmenler çocukları sevmek için öğretmen olurlar, kızmak için değil. Tabii bazen kuralları hatırlatırlar ama bu kızdıkları anlamına gelmez. Sen nazik davrandıkça, dinledikçe herkes seni sevecek.”
O gece Mete yatağına yattığında tavandaki küçük fosforlu yıldızlara baktı. Babasının “Sen benim en parlak yıldızımsın,” sözü kulaklarında yankılandı. İçinden, “Okulu sevmeye çalışacağım,” diye karar verdi. Ama yine de biraz korkusu vardı.
Birinci okul günü sabahı, güneş perdeden sızarken Mahmut, “Günaydın yıldızım,” diyerek Mete’yi öptü. Mete yeni, mavi okul çantasını sırtına taktı. Çantasında rengârenk kalemler, hayvan resimli bir defter ve annesinin hazırladığı sandviçler vardı. Mahmut, Mete’nin elinden sıkıca tuttu. İkisi birlikte yavaş yavaş okula doğru yürüdüler.
Okulun bahçesi çok kalabalıktı. Her yerde çocuklar, anneler, babalar, renkli çantalar ve heyecanlı sesler vardı. Bazı çocuklar ağlıyor, bazıları kahkaha atıyor, bazıları ise tıpkı Mete gibi sessizce etrafa bakıyordu.
Mete’nin kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Babasının elini daha da sıkı tuttu. “Baba… burada çok kişi var,” dedi usulca.
Mahmut eğilip göz hizasına indi. “Bak, hepsi senin gibi çocuk. Hepsi yeni arkadaş olabilir. Hem ben kapıdayım, hemen buradayım. Seni almadan hiçbir yere gitmeyeceğim.”
O sırada, sarı saçlı, gözlüklü bir kadın gülümseyerek onlara doğru yürüdü. “Merhaba, sen Mete olmalısın,” dedi. “Ben öğretmenin Şebnem. Seni bekliyordum.”
Mete utangaç bir şekilde başını salladı. Mahmut, “Mete, bu da öğretmenin Şebnem Hanım,” dedi. “Senin gibi çocukları çok sever.”
Şebnem Öğretmen yumuşak bir sesle, “Mete, senin çantan çok güzelmiş. Üzerinde uzay roketleri var, değil mi?” diye sordu.
Mete ilk kez biraz gülümsedi. “Evet, ben uzayı seviyorum,” dedi. “Babam bana yıldızlar hakkında kitap okuyor.”
“Harika,” dedi öğretmeni. “Belki sınıfta da yıldızlarla ilgili bir resim yaparız.”
Mete yavaşça öğretmeninin yanında yürümeye başladı. Sınıfa girdiklerinde, rengârenk resimler, sayılar, harfler ve hayvan resimleriyle dolu bir oda gördü. Küçük sandalyeler, minik masalar, oyuncak bloklar, yapbozlar vardı. Duvarın bir köşesinde büyük bir dünya haritası asılıydı.
Sınıfta birkaç çocuk daha vardı. Kimisi annesinin arkasına saklanmış, kimisi oyuncaklara merakla bakıyordu. Mete köşede duran mavi blokları gördü. Babasıyla evde sık sık kule yaptıklarını hatırladı. İçindeki korku birazcık azaldı.
Şebnem Öğretmen çocukları ortada yuvarlak halının üstüne çağırdı. “Hadi bakalım, herkes gelsin, bir tanışma çemberi yapalım,” dedi. Mete çekinerek halının üzerine oturdu. Yanına, saçları iki yandan toplanmış, pembe tokalı bir kız oturdu. Kızın elinde küçük, sarı bir oyuncak dinozor vardı.
Kız gülümseyip, “Benim adım Elif. Senin adın ne?” diye fısıldadı.
Mete yutkundu. “Ben Mete,” dedi.
Elif, oyuncak dinozorunu ona gösterdi. “Bu da Dino. Okuldan o da korkuyordu ama şimdi artık arkadaşları var,” dedi.
Mete, Dino’ya baktı. “Ben de korkuyorum biraz,” dedi.
Elif başını salladı. “Ben de. Ama beraber olursak o kadar korkmayız, değil mi?”
Mete ilk kez içinden sıcacık bir şey hissetti. “Evet,” dedi. “Beraber olursak daha az korkarız.”
Şebnem Öğretmen, herkesin adını sorarak çemberi dolaştı. Çocuklar birer birer kendilerini tanıttı. Mete, başka çocukların da korktuğunu, çekindiğini hissetti. Demek ki sadece o böyle hissetmiyordu. Bu onu biraz rahatlattı.
Daha sonra öğretmen, “Şimdi size okulla ilgili bir şarkı öğreteceğim,” dedi. Şarkının sözleri basitti, içinde “merhaba”, “arkadaş”, “oyun”, “öğrenmek” gibi kelimeler vardı. Çocuklar önce utangaçça mırıldandılar, sonra yavaş yavaş sesleri yükseldi. Mete, ritmi sevdi, avuçlarını birbirine vurarak eşlik etti.
Öğleye doğru, Şebnem Öğretmen kağıtlar ve boya kalemleri dağıttı. “Herkes bugün kendisini çizmeye çalışsın. Yanına sevdiği bir şeyi de çizebilir,” dedi.
Mete, düşünerek kağıdına bakakaldı. Sonra, kollarını iki yana açmış, gülümseyen küçük bir çocuk çizdi. Yanına da büyük, sarı bir yıldız yaptı. Yıldızın içine de minicik bir baba figürü çizdi.
Elif resmine baktı. “O yıldız ne?” diye sordu.
Mete gülümsedi. “Babam. Bana hep ‘Sen benim yıldızımsın’ diyor. Ben yıldız çizmeyi seviyorum.”
Elif kendi resmini gösterdi. O da kendisini ve Dino’yu çizmişti. “Ben de Dino’yu çizdim. Çünkü onu yanımda hissedince daha güçlü hissediyorum,” dedi.
Dersler, oyunlar, şarkılar derken gün hızlıca geçti. Sıra eve dönmeye gelmişti. Şebnem Öğretmen çocukları tek tek kapıya götürdü. Mete, kapıya yaklaşırken içini yine hafif bir endişe kapladı. “Ya babam gelmediyse?” diye düşündü.
Ama kapının önünde, kalabalığın arasında bir yüz hemen gözüne çarptı: Babası Mahmut, el sallıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Mete koşarak babasına sarıldı. Mahmut da onu kucaklayıp havaya kaldırdı. “Benim yıldızım! Okul nasıldı?” diye sordu merakla.
Mete derin bir nefes aldı. Sabahki korkusunu, sınıfı, şarkıyı, Elif’i, Dino’yu düşündü. “Güzel,” dedi. “İlk başta korktum ama sonra… sonra biraz sevdim galiba. Bir arkadaşım oldu. Adı Elif. Bir de Dino’su var.”
Mahmut’un gözleri parladı. “Harika! Demek bir arkadaşın oldu. Seninle gurur duyuyorum Mete.”
Yolda yürürlerken Mete, babasına bütün günü anlattı: Şarkıyı, çizdiği resmi, sınıftaki renkli harfleri, dünya haritasını, halının üstünde yaptıkları oyunları. Mahmut dikkatle dinledi, bazen sorular sordu, bazen Mete ile birlikte güldü.
Akşam olunca, yemek masasında Mete’nin anlattıkları bitmek bilmedi. Sonra yatma vakti geldi. Mete pijamalarını giyip yatağına uzandı. Mahmut başucuna oturdu.
“Bugün öğrendiğin yeni bir şey var mıydı?” diye sordu.
Mete düşündü. “Evet. Herkes biraz korkabilir ama birlikte olunca korku küçülür,” dedi. “Bir de… okuldaki çocukların hepsi benim gibi. Onlar da ilk günlerini yaşıyor. Sadece ben korkmadım.”
Mahmut gülümsedi. “Bu çok önemli bir şey. Korkmak kötü bir şey değil Mete. Önemli olan, korkuna rağmen denemeye devam etmek. Sen bugün bunu yaptın. Cesur bir yıldız oldun.”
Mete gözlerini kapatıp gülümsedi. “Baba, ben yarın yine okula gitmek istiyorum,” dedi. “Elif’le yeni bir oyun kurarız. Belki öğretmen bize başka bir şarkı öğretir. Bir de… dünya haritasında Türkiye’yi göstereceğini söyledi. Merak ediyorum.”
Mahmut, Mete’nin saçlarını okşadı. “Elbette gideceksin. Her gün yeni bir keşif olacak. Okul senin için bir macera yeri. Ben de her gün seni götüreceğim ve her gün seni alacağım.”
Mete, babasına baktı. “Hiç unutmayacaksın, değil mi?” diye yine sormadan duramadı.
Mahmut, ciddi bir sesle ama gözlerinde sevgiyle, “Seni unutmam mümkün mü? Sen benim oğlumsun. Benim Mete’m, benim yıldızımsın. Sen okuldasın diye kalbim de okulda olacak. Kalbim neredeyse, ben orayı unutamam,” dedi.
Mete, babasının sözlerini duyunca içi sıcacık oldu. Yorganını üstüne çekti, bir eliyle küçük oyuncak arabasını tuttu. Gözleri yavaş yavaş kapanırken zihninde bir görüntü belirdi: Kocaman bir okul, etrafında dönen yıldızlar, ortasında gülen çocuklar, Elif ve Dino, ve kapıda onu bekleyen babası Mahmut. Hepsi birlikte bir halka oluşturmuş, el ele tutuşmuştu.
Ertesi gün, ondan sonraki gün ve daha sonraki günlerde Mete artık okula giderken eskisi kadar korkmuyordu. Bazı sabahlar yine içi biraz ürperiyor, ama okula vardığında Elif’in el sallayan yüzünü, Şebnem Öğretmen’in gülümsemesini ve bahçedeki oyunları görünce rahatlıyordu. Her gün yeni bir şey öğreniyor, harfleri tanıyor, sayı saymayı geliştiriyor, dünyadaki ülkeleri merak ediyor, arkadaşlarıyla sıraya giriyor, paylaşmayı ve sabretmeyi öğreniyordu.
Babası Mahmut ise her akşam ondan “Bugün ne öğrendin?” diye soruyor, Mete’nin anlattıklarını hayranlıkla dinliyordu. Bazen Mete’nin defterini birlikte açıyor, yaptığı resimleri inceliyor, bazen de okulda öğrendiği şarkıları birlikte söylüyorlardı. Mete fark etti ki, okul yalnızca bir bina değildi hayatında yeni bir kapı açılmıştı. Bu kapının arkasında bilgi, oyun, dostluk ve cesaret vardı.
Zamanla Mete’nin en sevdiği yerlerden biri sınıf köşesindeki kitaplık oldu. Küçük hikâye kitaplarını alıp resimlerine bakmayı, öğretmenine sorular sormayı seviyordu. Şebnem Öğretmen bir gün ona, “Mete, sen çok meraklısın. Merak eden çocuklar çok şey öğrenir. Merak, beynimizin ışığıdır,” dedi. Mete de bu sözü çok sevdi. Akşam babasına anlatıp, “Demek benim beynim ışıklıymış baba,” deyince ikisi de kahkahalarla gülüştüler.
Aylar geçti, mevsim değişti, Mete okula iyice alıştı. İlk gün kapının önünde sıkıca tuttuğu babasının elini artık daha rahat bırakabiliyordu. Biliyordu ki, okulun kapısından içeri girse de dışarıda onu bekleyen, onu çok seven bir babası vardı. İçeride ise onu bekleyen arkadaşları, öğretmeni ve yeni maceralar vardı.
Mete bazen sınıfta otururken pencereden gökyüzüne bakıyor, küçük bir yıldız gördüğünü hayal ediyordu. O yıldızın ona göz kırptığını, “Cesursun, meraklısın ve artık okulu seviyorsun,” dediğini duyuyor gibi oluyordu. Mete de içinden, “Evet,” diyordu, “Ben okulu seviyorum. Çünkü ben büyüyorum, öğreniyorum ve hiç yalnız değilim.”
Ve böylece, Mete’nin okula alışma hikâyesi, korkudan cesarete, yalnızlıktan arkadaşlığa uzanan sıcak bir masala dönüştü. Babası Mahmut’un sevgisi, Mete’ye her gün güç verdi okul ise ona yeni dünyaların kapısını açtı. Mete hem babasının parlak yıldızı, hem de kendi hayatının küçük ama çok önemli kâşifi oldu.
Ve onlar, Mete’nin her yeni okul gününü bir macera, her yeni bilgiyi bir hazine, her yeni arkadaşı da kalplerinde saklanan bir armağan gibi görerek, sevgiyle, merakla ve umutla uzun süre mutlu yaşadılar.
❓ Sıkça Sorulan Sorular
Bu masal hakkında merak edilenler
✨ Arkadaşlarınla Paylaş ✨
