Uzak diyarlarda, gökyüzünün her akşam pamuk şekerine benzeyen bulutlarla süslendiği, ağaçların dallarında kuş şarkılarının hiç bitmediği büyülü bir orman varmış. Bu ormanın adı Düşler Ormanı’ymış. Düşler Ormanı’nda her ağaç sanki konuşur, her çiçek sanki güler, her hayvan da birbirine selam verirmiş. Ama bu ormanın en önemli sırrı, içindeki bütün hayvanların birbirine dost olmasıymış.
Ormanın kalbinde, göle benzeyen ama suyu masmavi parlayan kocaman bir pınar varmış. Bu pınarın adı da Dostluk Pınarı’ymış. Ormandaki hayvanlar ne zaman susasa hep birlikte bu pınara gelir, su içer, sohbet ederlermiş. Dostluk Pınarı’nın suları o kadar sihirliymiş ki, ondan içen hiç kimsenin kalbinde kötü düşünce kalmazmış. Kim içse, arkadaşlarına yardım etmek, onlarla oyun oynamak istermiş.
Bu ormanda Minik adında küçücük, tombik bir tavşan yaşarmış. Minik’in bembeyaz tüyleri, pembe burunucuğu ve kocaman meraklı gözleri varmış. Minik daha çok küçük olduğu için çoğu zaman annesinden ayrılmaya korkarmış. Bir gün, annesi Minik’e şöyle demiş:
“Minik, artık büyüyorsun. Ormanı tanımalı, yeni arkadaşlar edinmelisin. Ama unutma, her zaman dikkatli ol ve kimseye zarar verme.”
Minik biraz ürkek, biraz da heyecanlı bir şekilde kafasını sallamış. Ertesi sabah güneş doğarken, kuşlar şarkı söylerken, Minik annesinin yanaklarını öpüp ormanın içine doğru zıplaya zıplaya yola çıkmış.
Zıplaya zıplaya giderken, bir ağacın üstünden şen bir ses duymuş:
“Heeeey! Aşağıdaki beyaz top! Nereye böyle?”
Minik başını kaldırmış, yukarı bakmış. İnce dalların üzerinde, gökkuşağı gibi renkli tüyleri olan, adı Cikcik olan minik bir kuşu görmüş.
“Benim adım Minik,” demiş tavşan. “Annem artık ormanı tanımamı istedi. Yeni arkadaşlar bulmak istiyorum.”
Renkli kuş sevinçle kanatlarını çırpmış.
“Ben de Cikcik! İstersen önce Dostluk Pınarı’na gidelim. Herkes mutlaka oraya uğrar. Orada bir sürü arkadaş bulabilirsin.”
Minik biraz çekinmiş ama sonra cesaretini toplayıp:
“Tamam, birlikte gidelim,” demiş.
Böylece Cikcik dalların üzerinden uçarak, Minik de yerde seker gibi zıplayarak Dostluk Pınarı’na doğru gitmişler. Yolda ilerlerken, hafifçe inleyen bir ses duymuşlar. Ses, bir çalının arkasından geliyormuş. İkisi de durup birbirlerine bakmış.
“Bu ses ne olabilir?” demiş Minik.
“Gidip bakalım mı?” diye fısıldamış Cikcik.
Çalıların arasına dikkatlice yaklaşmışlar. Orada, patisini incitmiş, kahverengi benekli, gözleri yaşlı minik bir geyik yavrusu görmüşler. Adı Duru’ymuş.
“Aa, canın mı acıyor?” diye sormuş Minik, yanına zıplayarak.
Duru hüzünle başını sallamış. “Evet. Koşarken ayağım bir taşa takıldı. Ayağım çok acıyor. Eve nasıl döneceğimi bilmiyorum.”
Cikcik hemen kanatlarını açmış. “Üzülme Duru. Burada yalnız değilsin. Biz varız. Arkadaşlar arkadaşlarını yalnız bırakmaz.”
Minik biraz düşünmüş. “Ben güçlü değilim, seni taşıyamam. Ama yardım isteyebiliriz.”
Cikcik, “Ben uçup yardım getirebilirim!” demiş ve gökyüzüne doğru havalanmış.
Cikcik önce ormanın derinliklerine uçmuş. Yumuşak çimenlerin üzerinde uzanmış, güneşlenen kocaman, tüylü, iyi kalpli bir ayı görmüş. Bu ayının adı Koca Postiş’miş. Cikcik, aceleyle yanına konmuş.
“Koca Postiş! Koca Postiş! Yardımına ihtiyacımız var!” diye bağırmış.
Koca Postiş uykulu gözlerini ovuşturmuş. “Ne oldu küçük dostum?” diye sormuş, kalın ama yumuşak sesiyle.
“Ormandaki patikada Duru’nun ayağı incinmiş. Yürüyemiyor. Onu eve götürmemiz lazım ama biz çok küçük ve güçsüzüz. Yardım eder misin?” demiş Cikcik.
Koca Postiş hiç düşünmeden ayağa kalkmış. “Tabii ki!” demiş. “Dostluk için her zaman hazırım.”
Bu arada Minik, Duru’nun yanında kalmış. Onu sakinleştirmek için komik zıplamalar yapmış, küçük şarkılar mırıldanmış. Duru başta çok üzgünmüş ama Minik’in komik hareketleri onu güldürmüş.
Az sonra, ağaç dallarının arasından Koca Postiş’in dev gölgesi görünmüş. Ardından kendisi çıkagelmiş. Minik sevinçle:
“Geldiler!” diye bağırmış.
Koca Postiş Duru’ya yaklaşmış. “Canın çok yanıyor mu küçük geyik?” diye sormuş.
“Biraz,” demiş Duru, “ama şimdi daha iyiyim, çünkü yalnız değilim.”
Koca Postiş dikkatlice yere çökmüş. “Hadi, sırtıma çık. Seni evine götüreyim.”
Duru önce korkmuş, “Ya düşersem?” diye sormuş. Minik hemen yaklaşmış.
“Ben de senin yanında olacağım. Beraber başarırız,” demiş.
Cikcik de, “Ben de üstünden uçup yol göstereceğim,” diye eklemiş.
Duru, arkadaşlarının sözlerine güvenmiş. Yavaşça Koca Postiş’in sırtına tırmanmış. Minik de Duru’nun yanına zıplayıp sıkıca tutunmuş. Cikcik önden uçup, “Şuradan git, buradan dön!” diye yol göstermiş. Hep birlikte, yavaş yavaş Duru’nun ailesinin yaşadığı açıklığa doğru ilerlemişler.
Yolda giderken, ağaçların arkasından meraklı gözlerle bakan başka hayvanlar da varmış. Tombul sincap Fındık, uzun kulaklı kirpi Pıtırcık ve yumuşak tüyleriyle gri tavşan Bulut, bu ilginç manzarayı görür görmez yanlarına yaklaşmış.
“Ne yapıyorsunuz böyle?” diye sormuş Fındık, kocaman gözlerini açarak.
Minik gururla anlatmış: “Duru’nun ayağı incindi, onu evine götürüyoruz. Hep birlikte yardım ediyoruz.”
Pıtırcık hemen, “Ben de yardımcı olurum! Gerekirse sırtımdaki dikenlerle kötü niyetli kim varsa korkuturum!” demiş.
Bulut da, “Duru’nun annesine haber verebilirim. Ben çok hızlı koşarım!” diye eklemiş.
Böylece Bulut, rüzgar gibi koşarak önden gitmiş. Duru’nun annesine durumu anlatmış. Geyik annesi çok endişelenmiş ama Bulut’un anlattıklarından sonra rahatlamış. “Ne kadar iyi yürekli arkadaşları varmış yavrumun,” diye düşünmüş. Hemen onların geleceği yöne doğru koşmuş.
Kısa süre sonra, ağaçların arasından Duru’yu taşıyan Koca Postiş, yanında Minik, üstlerinde dolanan Cikcik, arkalarından gelen Fındık ve Pıtırcık görünmüş. Geyik annesi gözleri dolu dolu koşup kızına sarılmış.
“Canım yavrum, çok korktum,” demiş. Sonra diğer hayvanlara dönüp, “Hepinize teşekkür ederim. Siz olmasaydınız Duru ne yapardı bilmiyorum.”
Minik biraz utanmış. “Biz sadece arkadaşımıza yardım ettik,” demiş.
Geyik annesi, Duru’nun ayağını dikkatlice incelemiş. Neyse ki sadece hafifçe burkulmuş. Birkaç gün dinlenmesi yeterliymiş.
O günden sonra, Düşler Ormanı’nda yeni bir adet başlamış. Her hafta bir gün, hayvanlar Dostluk Pınarı’nın yanında toplanıp “Yardımlaşma Günü” yapmaya karar vermişler. Bu günde herkes, başkasına yardım etmek için ne yapabileceğini düşünür, birbirlerinin dertlerini dinlermiş.
Bir Yardımlaşma Günü’nde, Cikcik’in aklına bir fikir gelmiş:
“Ormanın küçük hayvanları zaman zaman kayboluyor. Neden birlikte işaretler yapmıyoruz? Ağaçlara renkli yapraklar asalım, patikalara taşlarla oklar çizelim. Böylece kimse yolunu kaybetmez.”
Herkes bu fikri çok beğenmiş. Minik ve Bulut yerden yuvarlak taşlar toplamış. Fındık, ağaçlardan parlak renkli yapraklar getirmiş. Pıtırcık, dikeniyle toprağa küçük ok işaretleri çizmiş. Cikcik de havadan bakıp, “Şuraya biraz daha taş koyalım, buradan da yaprak asalım,” diye yönlendirmiş. Koca Postiş, ağır taşları kolayca taşıyarak en zor işleri yapmış.
Bir başka gün, ormanda çok şiddetli bir yağmur başlamış. Rüzgar dalları sallamış, şimşekler çakmış. Küçük hayvanlar korkudan titremiş. Ama artık kimse yalnız değilmiş. Herkes birbirine yardım etmiş. Sincap Fındık, yağmurdan ıslanan küçük serçeleri ağacın kovuğuna davet etmiş. Minik, ıslanan karıncalara minik yaprak şemsiyeler taşımış. Koca Postiş, yuvası su alan tilki ailesine, “Benim mağaramda kalabilirsiniz,” demiş. O gece tüm hayvanlar, farklı yuvalarda ama aynı düşünceyle, “İyi ki dostlarımız var,” diyerek uykuya dalmış.
Bir gün, Düşler Ormanı’na uzak diyarlardan, parlak siyah tüyleri olan, biraz ürkek bir karga gelmiş. Adı Kıvılcım’mış. Diğer ormanda yaşarken kimse onunla arkadaş olmak istememiş. Çünkü kargalar hakkında kötü şeyler duymuşlar. Kimse onu tanımaya çalışmamış. Kıvılcım bu yüzden çok üzgünmüş.
Dostluk Pınarı’nın kenarına geldiğinde, Minik, Cikcik, Fındık ve diğerleri orada oynuyormuş. Kıvılcım yaklaşmaya çekinmiş. “Yine beni istemezler,” diye düşünmüş.
Ama Cikcik, onu görür görmez sevinçle kanat çırpmış. “Yeni bir arkadaş!” diye bağırmış. Minik hemen yanına zıplayıp, “Merhaba! Ben Minik. Sen kimsin?” demiş.
Kıvılcım şaşırmış. “Ben… Kıvılcım. Siz benden korkmuyor musunuz?” diye sormuş.
Fındık gülmüş. “Neden korkalım ki? Sen de bir kuşsun, biz de hayvanız. Hem burada herkes dosttur,” demiş.
Kıvılcım gözyaşlarını tutamamış. “Benim hiç arkadaşım olmamıştı,” demiş. “Başka ormandaki hayvanlar bana kötü davrandı.”
Koca Postiş yumuşak sesiyle araya girmiş. “Biz burada, kimin nasıl göründüğüne değil, kalbinin nasıl attığına bakarız,” demiş. “Eğer kalbin iyiyse, sen bizim dostumuzsun.”
O günden sonra Kıvılcım da Düşler Ormanı’nın bir parçası olmuş. Zamanla onun da ne kadar yardımsever olduğu ortaya çıkmış. Yüksek dallara takılan ipleri, rüzgarla uçan eşyaları o getirir, kaybolanları havadan ararmış. Kısa sürede herkes onu çok sevmiş.
Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Minik, artık ormanın yalnızca korkulacak bir yer olmadığını, aksine dostlarla dolu, güvenli ve eğlenceli bir yuva olduğunu anlamış. Eskiden annesinden ayrılmaya korkan Minik, şimdi arkadaşlarıyla ormanı dolaşmayı, onlara yardım etmeyi, birlikte gülmeyi çok seviyormuş.
Bir akşamüstü, güneş batarken gökyüzü turuncu ve pembe renklere bürünmüş. Dostluk Pınarı’nın yanında büyük bir halka oluşturmuşlar. Hare halkasının içinde Minik, Cikcik, Duru, Fındık, Pıtırcık, Bulut, Kıvılcım ve Koca Postiş varmış. Etraflarında da diğer bütün orman hayvanları toplanmış.
Cikcik, melodik sesiyle şarkı söylemeye başlamış. Diğerleri de ona eşlik etmiş. Şarkılarında şunları söylüyorlarmış:
“Birimiz düştüğünde, diğerimiz kaldırır,
Yalnız kalan kalpler, dostlukla ısınır.
Farklı olsak bile, kalbimiz bir atar,
Yardımlaşan dostlar, asla yalnız kalmazlar.”
Şarkı bittikten sonra Minik arkadaşlarına bakıp şöyle demiş:
“Ben önceden çok korkaktım. Ama şimdi biliyorum ki, yanımda dostlarım olduğu sürece hiçbir şeyden korkmam. Çünkü biz birbirimize yardım ediyoruz.”
Koca Postiş gülümsemiş. “Gerçek güç, kaslarımızda değil, kalbimizdeki sevgide ve dostlukta saklıdır,” demiş.
Göklerde parlayan ilk yıldız, sanki onların sözlerini onaylar gibi daha da göz kırpmış. Hafif bir rüzgar esmiş, ağaçların yaprakları tatlı tatlı hışırdamış. Sanki bütün orman, “Evet!” diye fısıldamış.
O gece, Düşler Ormanı’nda yaşayan hiçbir hayvan kendini yalnız hissetmemiş. Çünkü hepsi biliyormuş ki, başlarına ne gelirse gelsin, yanında mutlaka bir dostu olacak. Birinin başı derde girdiğinde, diğerleri onun yardımına koşacak. Birinin kalbi üzüldüğünde, diğerleri onu neşelendirecek.
Ve böylece, Düşler Ormanı’nda dostluk ve yardımlaşma hiç bitmemiş. Ormandan geçen rüzgar, her yere şu mesajı taşır olmuş:
“Gerçek mutluluk, birlikte gülmekte
Gerçek güç, birbirine yardım etmekte.”
Onlar, dostluk içinde yaşamaya devam etmiş. Her yeni gün, yeni bir yardım, yeni bir gülümseme ve yeni bir oyun getirmiş. Ve tüm hayvanlar, sevgiyle, barışla, el ele, pençe pençe, kanat kanada, mutlu ve huzurlu bir hayat sürmüşler.
Ve masal da burada, dostluğun sıcak kucağında, mutlu bir sonla bitmiş.
Arkadaşlarınla Paylaş
